Paris barış Konferansına Türkiye katıldı mı ?

Duru

New member
Dolayısıyla mesele sadece “hangi toprak kimin olacak?” değildi.

Aynı zamanda:

- Hangi liman kimin kontrolünde olacak?

- Demiryollarını kim yönetecek?

- Petrol kaynaklarına kim ulaşacak?

- Boğazların statüsü nasıl belirlenecek?

- Yeni devletlerin ekonomik olarak ayakta kalması mümkün olacak mı?

gibi sorular vardı.

Bu nedenle Paris Barış Konferansı'nı ekonomi tarihinden ayrı düşünmek büyük eksiklik olur.

Paris Konferansı’nın En Önemli Sonuçlarından Biri: Sevr’e Giden Yol

Paris Barış Konferansı'nın Osmanlı açısından doğrudan ve en çarpıcı sonucu, Osmanlı Devleti'yle yapılacak barışın şartlarının şekillenmesi sürecidir.

Ancak burada çok önemli bir kronoloji ayrımı yapalım:

Paris Barış Konferansı 1919'da başladı; Sevr Antlaşması ise 10 Ağustos 1920'de imzalandı.

Yani Paris Konferansı ile Sevr Antlaşması aynı olay değildir.

Paris'te oluşturulan siyasi çerçeve ve İtilaf Devletlerinin Osmanlı toprakları hakkındaki kararları sonraki müzakere ve düzenlemelerin temelini oluşturdu. Türk meselesi bir süre daha ertelendi. Haziran 1919 sonunda Yüksek Konsey, Türkiye ile barış meselesini ABD'nin manda konusundaki tutumu netleşene kadar askıya almayı ve Osmanlı heyetine teşekkür ederek geri dönmesini bildirmeyi kararlaştırmıştı. Tarih Ofisi

Bu ayrıntı bana göre çok önemli.

Çünkü Paris'e giden Osmanlı heyetinin görüşlerinin dinlenmesi, bunların kabul edildiği anlamına gelmiyordu.

Diplomaside “dinlemek” ile “kabul etmek” arasında bazen uçurum vardır.

Peki Türkiye Cumhuriyeti Paris Konferansı’nda Neden Yoktu?

Çünkü 1919'da Türkiye Cumhuriyeti henüz mevcut değildi.

Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923'te ilan edildi.

Dolayısıyla 1919 Paris Barış Konferansı'nda “Türkiye Cumhuriyeti delegasyonu” aramak kronolojik olarak mümkün değildir.

Anadolu'daki Millî Mücadele'nin siyasi temsilinin güçlenmesi ise sonraki yıllarda gerçekleşti. Bu hareketin sonucunda Osmanlı Devleti'nin imzaladığı Sevr Antlaşması uygulanabilir olmaktan çıktı ve savaşın sonucunda yeni bir diplomatik süreç başladı.

Bu süreç Lozan'a kadar uzandı.

Burada tarihsel açıdan oldukça ilginç bir dönüşüm görüyoruz:

1919 Paris'inde Osmanlı Devleti kendisi hakkında hazırlanmakta olan barış planına karşı diplomatik savunma yapmaya çalışıyordu.

1922-1923 sürecinde ise Ankara merkezli TBMM Hükümeti, askerî ve siyasi başarıların ardından yeni bir devletin uluslararası statüsünü kabul ettirecek diplomatik güce ulaşmıştı.

Bu iki durum arasındaki fark, Türkiye'nin modern tarihinin en önemli dönüşümlerinden biridir.

Kadınların ve Erkeklerin Bakış Açısı Meselesi Nasıl Ele Alınmalı?

Bu konuda “erkekler stratejik düşünür, kadınlar empati kurar” gibi kesin cinsiyet kalıpları kullanmak doğru olmaz.

Daha sağlıklı yaklaşım, toplum içerisindeki farklı deneyimlerin kararları nasıl etkilediğine bakmaktır.

Dönemin erkek siyasetçileri ve askerleri arasında da güçlü insani ve toplumsal kaygılar taşıyan kişiler vardı. Aynı şekilde kadınlar arasında da son derece stratejik, siyasi ve örgütçü yaklaşımlar görülüyordu.

Özellikle savaş sonrası dönemde ailelerin dağılması, göç, mülkiyet kaybı, yetim çocuklar ve güvenlik sorunları gibi meseleler siyasi kararların toplumdaki gerçek karşılığını gösteriyordu.

Bir diplomat için sınır haritasındaki birkaç santimetrelik değişiklik, sıradan bir aile için köyünün başka bir yönetimin kontrolüne geçmesi anlamına gelebiliyordu.

Bence tarih okumalarında bu bağlantıyı kurmak çok değerli.

Strateji ile insan hikâyesini birbirinden ayırmamak gerekiyor.

Kültür ve Toplumsal Hafıza Açısından Paris Konferansı

Bugün Türkiye'de Paris Barış Konferansı denildiğinde çoğu kişinin zihninde doğrudan “Sevr” ve “işgal” kavramları beliriyor.

Bunun anlaşılır bir nedeni var.

Cumhuriyetin kuruluş anlatısında Millî Mücadele, Osmanlı Devleti'nin parçalanmasına karşı verilen bağımsızlık mücadelesiyle yakından bağlantılıdır.

Ancak tarihsel hafıza ile akademik tarih aynı şey değildir.

Toplumsal hafıza belirli olayları sembolleştirir. Akademik tarih ise olayların hangi tarihte, hangi belgelerle ve hangi aktörler arasında gerçekleştiğini ayrıştırmaya çalışır.

Bu nedenle “Türkiye Paris Konferansı'na katıldı mı?” sorusunun doğru cevabını verirken hem toplumsal hafızayı hem de tarihsel terminolojiyi dikkate almak gerekir.

“Türkiye katıldı” demek bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'ni 1919'a taşımak olur.

“Hiç katılmadı” demek ise Osmanlı delegasyonunun Paris'teki varlığını yok saymak olur.

En doğru ifade şudur:

1919 Paris Barış Konferansı'nda Türkiye Cumhuriyeti temsil edilmedi; Osmanlı Devleti ise Osmanlı hükümetini temsil eden bir heyet aracılığıyla konferansın ilgili görüşmelerine katıldı ve kendi taleplerini sundu.

Bugünden Geriye Baktığımızda Paris Konferansı Bize Ne Söylüyor?

Bence Paris Barış Konferansı'nın en önemli miraslarından biri, savaş sonrası düzen kurmanın ne kadar karmaşık olduğunu göstermesidir.

Savaş kazanmak başka şeydir, kalıcı barış kurmak başka.

1919'da galip devletler kendi güvenlik, ekonomik ve stratejik çıkarlarını korumaya çalışırken aynı zamanda “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” gibi evrensel görünen ilkelerden söz ediyorlardı.

Bu ikisi her zaman örtüşmedi.

Benzer sorunları bugün de farklı biçimlerde görüyoruz. Bir devletin güvenlik kaygısı ile başka bir toplumun bağımsızlık talebi karşı karşıya geldiğinde hangi ilkenin öncelikli olması gerektiği hâlâ tartışmalı.

Ekonomi de aynı şekilde işin içinde.

Bir bölgenin siyasi olarak bağımsız olması, ekonomik olarak bağımsız olabileceği anlamına gelmeyebilir. Limanlar, enerji kaynakları, ticaret yolları, borçlar ve ulaşım altyapısı siyasi kararları etkileyebilir.

Bu nedenle 1919 Paris'ini yalnızca tarih dersinin bir konusu olarak değil; uluslararası ilişkiler, ekonomi, hukuk, sosyoloji ve kültür tarihi açısından birlikte okumak çok daha öğretici.

Sonuç: “Türkiye Katıldı mı?” Sorusunun Net Cevabı

Soruyu tekrar en açık şekilde cevaplayalım:

Hayır, Türkiye Cumhuriyeti Paris Barış Konferansı'na katılmadı. Çünkü 1919'da Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamıştı.

Evet, Osmanlı Devleti Paris Barış Konferansı sürecinde temsil edildi. Damat Ferid Paşa başkanlığındaki Osmanlı delegasyonu 1919 Haziranında Paris'te Müttefiklerin Yüksek Konseyi tarafından kabul edildi ve Osmanlı Devleti'nin geleceğine ilişkin görüşlerini sundu. Dönemin diplomatik kayıtları bu görüşmeleri açık biçimde belgeliyor. Tarih Ofisi+1

Fakat Osmanlı heyetinin Paris'e gitmesi, konferansın eşit ve karar verici bir üyesi olduğu anlamına gelmiyordu. Esas siyasi güç savaşın galipleri olan İtilaf Devletlerindeydi.

Ve belki de işin en düşündürücü tarafı şu:

Paris'te Osmanlı Devleti'nin geleceği tartışılırken Anadolu'da yeni bir siyasi irade oluşuyordu. Erzurum ve Sivas kongreleriyle güçlenen bu hareket, sonunda Ankara merkezli Millî Mücadele'ye ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna uzandı.

Bu yüzden Paris Barış Konferansı'nı yalnızca “Osmanlı'nın katıldığı bir toplantı” olarak görmek de, “Türkiye'nin hiç ilgisi olmayan yabancı bir konferans” olarak görmek de eksik kalıyor.

Asıl mesele, 1919 Paris'i ile 1923 Ankara'sı arasındaki tarihsel bağlantıyı görebilmek.

Forumda tartışmaya değer birkaç soru da buradan çıkıyor:

Sizce Osmanlı heyetinin Paris'e gitmesi gerçekten diplomatik bir fırsat mıydı, yoksa kararlar büyük ölçüde önceden belirlendiği için sembolik bir girişim olarak mı kaldı?

Wilson'un self-determinasyon ilkesi Osmanlı coğrafyasına daha tutarlı biçimde uygulansaydı, Sevr ve sonrasındaki gelişmeler farklı olabilir miydi?

Paris'teki diplomatik mücadele ile Anadolu'daki Millî Mücadele arasında sizce hangisi Türkiye'nin geleceğini belirlemede daha etkili oldu: askerî başarı mı, diplomasi mi, yoksa ikisinin birlikte yürütülmesi mi?

Bence en ilginç tartışma da burada başlıyor. Çünkü 1919'u yalnızca “mağlup Osmanlı ve galip İtilaf Devletleri” şeklinde okumak yerine, aynı anda diplomasi masasında, Anadolu'daki kongrelerde, cephelerde, ekonomide ve sıradan insanların hayatlarında yaşanan çok katmanlı bir dönüşüm olarak değerlendirdiğimizde Türkiye'nin nasıl yeniden şekillendiğini çok daha net görebiliyoruz.
 
Üst